RAMAZAN DENİNCE
2/9/2008 · Kategori: makaleler
Ramazan denince sizin aklınıza ilk elde ne geliyor? Ramazanın muhayyilenizde canlandırdığı duygular, zihinsel kodlarınızda ilk elde bulduğu karşılıklar neler oluyor? Şayet Ramazanın zihninizde ilk elde yaptığı çağrışımlar mükellef iftar sofraları, Ramazan pidesi, güllaç, “Ramazan eğlenceleri” üzerine ise sizin Ramazanınızın Kur’an’ın doğum ayı olan Ramazanla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur demektir. Ramazanı Kur’an’ı karşılama, “Her yer Hira, her dem Kadir gecesi” bilinciyle ona yönelme ayı olarak bilip, bu yönelişle arınma, vahiyle kuşanma ve tüm bir yılı ve tüm bir ömrü vahiyle inşa ve ihya etme bilincine sahip olmayanlar, bünyesinde bin yıldan hayırlı bir geceyi barındıran bu seçkin zaman dilimini idrak edemezler. Zira Ramazanı Ramazan yapan, bin yıldan hayırlı Kadir gecesini Kadir gecesi kılan Kur’an’ın bu ayın o gecesinde inzal olunmaya başlamasından başka bir şey değildir. Bu itibarla Kur’an’sız bir Ramazan, Kur’an’ın Ramazanı değildir, olamaz. Ramazanın gerekçesi, seçkin kılınışının hikmeti Kur’an’dır, Kur’an’ın doğum ayı oluşudur. Kur’an’ı dışarıda bıraktığınızda, Hira’nın, Kadir gecesinin anlam ve işlevini gündemleştirmediğinizde, bir Ramazan ayının Kadir gecesinde, Hira’da insanlığa yağmaya başlayan vahyin yeniden bir de sizin üzerinize yağması için talepkar olmadığınızda Ramazanı anlayamamış, Ramazana adım atmamışsınız demektir. Bu takdirde sizin beklediğiniz, gelişiyle heyecanlandığınız Ramazan, Kur’an’ın Ramazanı değil, ne yazık ki bir ziyafet ve festival ayına dönüştürülen, Kur’an’la bağı koparılmış ve dolayısıyla anlamı, değeri ortadan kaldırılmış bir Ramazandır. Kur’an’ın bir kez daha, bir kez daha inzal olmadığı, gecesiyle gündüzüyle Kur’an mesajlarının yankılanmadığı Ramazanların Kur’an’ın Ramazanıyla ilgisi yoktur. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ramazan ayı, içinde insanlara doğru yolu gösteren, doğru ile yanlışı birbirinden ayırıp açıklayan, bir rehber olmak üzere Kur’an’ın indirildiği aydır. Sizden kim o aya erişirse oruç tutsun. Hasta olan veya seferde bulunan, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Sayıyı tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Bakara 2/185) Kıymetini, Kur’an’ın inzal olunmaya başladığı zaman dilimi olma özelliğinden alan Ramazan denince çoğu kimsenin aklına bu aya anlam veren Kur’an değil de iftar sofraları, pideler, güllaçlar geliyorsa burada büyük bir anlam kaymasının varlığı söz konusudur. Bu muhayyilenin, bu yanlış çağrışımların ortadan kalkması ve doğru olanın, yani Ramazanın Kur’an’la anılması ve Kur’an ayı olarak ihya edilmesi için çaba göstermemiz gerekir. Düzenledikleri eğlence ve alışveriş panayırlarıyla Ramazanın anlamından saptırılıp festivale dönüştürülmesine hizmet eden kurumlara tepkilerimizi ulaştırmalıyız. Ramazanı Kur’an’dan çalmaya çalışanlara, Kur’an’ın doğduğu ayı Kur’an ayı olmaktan çıkarıp eğlence ve panayır ayı haline getirmeye çalışan palyaçolara tepkisiz kalmamalıyız. Ramazanı Ramazan yapanın, ona anlam veren ve değer katanın, onu seçkin kılanın Kur’an mesajlarının insanlığa bu ay içerisinde yağmaya başlaması olduğunu insanlara bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Ta ki Ramazan denince akıllara iftar sofraları, pideler, güllaçlar üşüşmesin… Kur’an’ın doğum ayı; Kur’an’la anılsın, Kur’an’la anlaşılsın ve Kur’an’la ilgili etkinliklerin yoğunlaştığı bir ay olarak ihya edilir olsun. Yazıya Mustafa İslamoğlu’nun anlamlı bir sorusuyla son vermek istiyorum: Kur'an ayı geliyor, peki Kur'an da geliyor mu? |
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
DOSTLUK ÖLDÜ MÜ?
13/6/2008 · Kategori: makaleler
Küçüklüğümüzden beri büyüklerimizden duyduğumuz bir söz vardır:
‘‘Yalnızlık Allah’a mahsustur.’’ Bu hakikate vurgu yapılırken amaç; ‘‘insan insana muhtaçtır.’’ gerçeğine dikkat çekmektir.
İnsan sosyal bir varlıktır, kendini toplumdan soyutlayamaz. Çünkü toplumu terk etmek, sorumluluktan kaçmaktır… İnsan sosyal ilişkiler ağı içinde ancak yükümlülüklerini hafifletebilir… Biliyoruz ki; Allah önce Adem’i yarattı. Sonra ondan da eşi Havva’yı yarattı. Adem Havva’ya, Havva Adem’e muhtaçtı. Hayatın hayrı ve huzuru iştirakten geçiyordu. Evet, ilk günden itibaren hayat müşterekti… Fıtrat ve hılkat buna müsaitti. Zaten ‘‘insan’’ kelimesinin sözlük anlamında ünsiyet geçmiyor muydu? İnsan insan olma hassasını korudukça ülfet ve ünsiyet devam edecekti… İnsanlıktan koptukça nefret ve husumet galebe çıkacaktı… İşte kardeşlikten nefret üreten Kabil… İnsan Halık ile barışık olmayınca hayatla, halkla, herkesle hatta kendisi ile de kavgalı olacaktır… Bu durumda insanın ilk yapacağı iş; Allah’ı dost edinmek ve Allah’a dost olmaktır… O taktirde Veli olanın, Vekil olanın, Kefil olanın himayesinde ademoğlu gücüne güç katabilecektir…
‘‘Haberiniz olsun; Allah’ın dostları, onlar için korku yoktur, mahzunda olmayacaklardır.’’ (Yunus-62)
Tabii ki; O’na dost olmanın bir bedeli vardır… Elbette tek taraflı dostluk olmaz, karşılıklıdır…
İnsanlık tarihinin en güzel ve en özel dostu, Halilullah, az mı bedel ödedi? Canından da çok sevdiği İsmail’ini bıçaklara yatırdıktan sonradır ki, ‘‘halil’’ olma pâyesine hak kazanıyor… En güzel Vekil’e tevekkül ve teslimiyetini en üst düzeyde arzettikten sonradır ki, ateş selama duruyor… Demek ki ‘‘halil’’ olmanın yolu ateşin üstüne yürümekten ve bıçaklara yatmaktan geçiyor…
Halilullah için böylede Habibullah için farklı mı? ‘‘Habib’’ liğe yürürken tüm sevdalar bir sevdaya kurban edilmeli mi? Sevr’den Seniyyetül-Veda’ya uzanan sefer ‘‘habib’’ olmanın şifresini vermiyor mu bizlere?
Bu günde İbrahimi bir duruş bizi ‘‘halil’’ kılacaktır… Muhammedi bir çıkış bizi ‘‘habib’’ edecektir…
Allah’a dost olmanın güvencesi ile yola çıkanlar bu defa kendi araların da dostluklar kuracaklardır… Çünkü O’na dost olmak, O’nun dostlarına da dost olmayı zorunlu kılıyor… Başka türlü kulluk yürüyüşü nasıl sürdürülebilir?
Kollektif bir ruhla yürekler buluşmadan şeytanın dostlarını altetmek mümkün değil…
Dekyanus’a karşı kıyama duran ‘‘yedili’’nin direniş ruhunun hangi dostluk ve kardeşlik zemininde yeşerdiğini Kur’an bize haber vermiyor mu? Artık o ‘‘yedi güzel dosta’’ yedi düvel bile bir şey yapamazdı…
Meryem’i yarınlara taşıyan müşfik ve münib yürek Zekeriya değil miydi?
‘‘Hak’’ kelimeyi Firavun’a taşırken Musa’nın Harun gibi bir dosta ihtiyacı vardı…
Hira’da gök sofraları Muhammed’e sunulurken meleklerden bir dost, Ruhul Kudüs devredeydi, Hira’dan Mekke’ye indiği zaman insanlardan bir melek onu karşılıyordu ismi, Hatice idi…
Risaletin bidayetinde ilk olarak dostluk mektebi açıldı; burası Daru’l-Erkam’dı… Bu kapıdan giren herkes dost olarak çıkıyordu… Bundan böyle İslam’ın tüm çilesini bu yürekler taşıyacaktı…
Akabe’de dostluk sözleşmesine imza koyanlar, ölüme ve çağlara meydan okuyorlardı…
Hicret gecesi yatağa uzanan Ali’de hiçbir tereddüt ve tedirginlik yoktu… Dostluğun yüce hatırı vardı… Çünkü onlar gerçekten gözü kara dostlardı…
Sıddık’ın dostluğuna melekler bile gıpta ediyordu…
Havari olmak, ensari olmak, rabbani olmak nedir? Bunun Türkçe karşılığı özetle, dost olmaktır…
İnsanlığın en soylu damarı; dostluk ve vefadır…
Tabii ki; kavli değil kavi dostluklar… Afaki değil, kalbi… Hesabi değil, hasbi olanını kast ediyoruz…
‘‘Adl’’in, ‘‘emn’’in, ‘‘sıdk’’ın adresi olacak dostluklar…
Bizim muhtaç ve mecbur olduğumuz dostluk; bizi ukbaya hazırlayacak, davaya bağlayacak, takvaya taşıyacak dostluktur…
‘‘Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenmek’’ ancak bu yolla mümkündür…
‘‘Birbirimizi sevmedikçe iman etmiş sayılmayacağımıza’’ göre dostluk bir akide meselesidir… İman olayıdır…
Kulluğumuzu sosyalleştirmek için önce dostluk ve kardeşlik diyeceğiz… Fesadın kökünü kurutmak, fitnenin önünü almak velayet ve uhuvvet bağlarını pekiştirmekle mümkündür…
‘‘Kafirler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız(birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur.’’ (Enfal-73)
Yeryüzünün salahı, beşeriyetin felahı için böylesi bir dostluk iklimine ihtiyaç vardır…
Arzın ıslahını zulmün izalesini, hakkın ikamesini, üstlenen o aziz dostları Allah destekliyor:
‘‘… Onlar öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir…’’ (Mücadele-22)
Çürüyen toplumlara yeni bir ruh aşılayacak olanlar, dostluğun gereğini yapabilenlerdir…
Gayet tabii ki, bu dostluğun muhkem ve meşru olması gerekiyor… Sürece, çıkara, kurallara bağlı olmayan kalıcı ve köklü dostluklar inşa etmeliyiz… Ruhumuza sinmiş korku, evham, endişe ve tasaları başka nasıl üstümüzden atabiliriz… Fırtınalı süreçlerde hangi limana sığınacağımız önemlidir… Hangi yüreğe demir atacağımızı şimdiden bilmek durumundayız…
Bu gün bize ekmek gibi, su gibi dost lazım…
Günahtan günaha sürüklendiğimizde bize ‘‘dur’’ diyecek, dostlar… Elleriyle, dilleriyle, kalpleriyle münkerle aramızda siper olacak olanlardır…
Rotayı şaşırdığımızda pusulamız olacak, kol-kanat gerecek, ruhunun penceresini bize açık tutacak dostluklara muhtacız… İnşirah bulacağımız, itminan olacağımız, teselli ve teskin mercii olan yürekler… Öyle ki onların yokluğunu en büyük yoksulluk bilmeliyiz…
İnsan sıkıntıya düştüğünde ‘‘alo’’ diyecek bir ses bekler… Kulaklar kapının zilindedir bir dokunan olmayacak mı?
İhtiyaç halinde umutlar depreşir, acaba vefalı bir dost ‘‘hızır’’ olup yetişmez mi?
Şefkat elini elimizde göreceğimiz… Güvenli kolları ile bizi kucaklayacak… Yaslandığımızda yıkılmayacak, gölgesine sığınabileceğimiz, serinleyebileceğimiz çınar gibi dostlar… En mahrem sırlarımızı vermekte tereddüt yaşamayacağımız… En derin dertlerimizi döküp ferahlayacağımız ortamların özlemi içindeyiz…
Her şeyden önce kesin bir güven olacak, övse de, sövse de bu güven zedelenmeyecek… Bizi yanlış anlamayacak… Zanla hareket etmeyecek… Herkes bizi iterken onlar sinelerini bize açacak… Başkaları bizi yuhalarken, onlar ‘‘gel dostum’’ diyerek bize doğru koşacak…
Issızlığın, yalnızlığın en ürkütücü anında, gecenin en koyu saatinde ışığımız olacak, nefeslerinin sıcaklığını yüreklerimizde hissedeceğimi güzel dostluklar…
Bizi anlayan, anlamamıza anlam katan… Bize katlanan, bizi taşıyan vefa ve cefa abideleri…
Onlar ne bizi, ne de başkasını satmayanlardır, sömürmeyenlerdir… Hep sahiplenenlerdir…
Biz ağlarken onlar kıskıs gülmezler…
Onlar, gerçekten sırdaştır, gardaştır, yoldaştır…
Fakat, biz dostluğun gereklerini hep başkasından bekleyenlerden olamayız ki! Kendimiz beklentilere ne zaman cevap vereceğiz?
Bize düşen görev; dostluk temennisinde bulunmak değil, dostluk dersi vermekte değildir… İmanımız bize müminlerle dost olmamızı emrediyor… Bizden beklenen örnek dostluklar sunmaktır…
Pazarlıksız, ön yargısız, kuralsız, sınırsız gerçek dostluklar…
‘‘Ah nerede eski dostluklar’’ diyerek hayıflanmak yerine, dostluğa hazırlanmak bize düşer…
Ortamlarımızda, kurumlarımızda dostluk meltemleri yürekleri okşamalıdır… Resmiyet, bürokrasi, formalite, protokol dostluklarımızı zedelememeli… Biz her şeyden önce kardeşiz! Bunu nasıl unuturuz? Sınıflaşma, kamplaşma, itişme, didişme… El insaf! Bu ne hâl!
Dostluğu tıkayan kıdem, kariyer, makam, ünvan, statü, sınıf farkını biz aşamaz isek kim aşacak?
Dünyamızın, ufkumuzun, yüreğimizin genişliği dostluk çemberimizin çapından bellidir…
Bizi çokça meşgul eden: Ticari ortaklıklarımız, mesai birlikteliklerimiz, sosyal etkinliklerimiz, kültürel faaliyetlerimiz, müşterek organizasyonlarımız, ekonomik teşebbüslerimiz dost ve kardeşçe mi? Yoksa seküler bir algının, popüler bir kültürün kural ve kabuller mi bizi sürüklüyor?
Şayet bu çalışmalar kardeşlik zemininde hayat bulursa ibadi bir sorumluluk olarak belirecek, uhrevi bir kazanımın ‘‘hak edişini’’ şimdiden yakalamış olacağız…
Dostlukla damıtılmamış ilişkiler hamdır… Kardeşlikle yoğrulmamış yapılar yavandır…
Yarınlarda ‘‘keşke’’nin fayda vermeyeceği dostluklara prim veremeyiz…
‘‘Vah yazıklar olsun bana, keşke filanı dost edinmeseydim.
Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden(Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytanda insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakandır.’’ (Furkan-28-29)
Rasulullah (sav) de buyurmuyor mu? ‘‘ Kişi dostunun dini üzeredir.’’
Defolu dostluklar… Dumura uğramış duyarlılıklar… Kardeşler! Bize dalkavuk değil, dost lazım.
Sırtımıza basıp yükselme hesapları yapan sahte dostlarla, bizi bağrına basacak sahici dostları ayrıştırabilmeliyiz…
Aslında biz dostlarımızı tanırız…
Kim ki, tek kıbleli ise ve bu kıble de Kabe ise o bizim dostumuzdur… Onları alınlarındaki secde izinden tanırız… Kuşandıkları takva örtüsünden biliriz… Üzerlerinde taşıdıkları Allah’ın boyasından seçeriz…
‘‘Görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı’’ hayırlı kullardır, onlar…
Onların başları dik, alınları ak, elleri açıktır… İsar sahibidirler… Kendileri ihtiyaç sahibi olsalar da dostlarını kendi nefislerine tercih ederler… Kişisel çıkar ve ihtiraslar karşısında eğilip küçülmezler… Küfre karşı onurlu, kardeşlerine karşı mütevazidirler… Bizim dostluklarımızda kriter: İrsiyet, cinsiyet, milliyet, hamiyet, asabiyet, kavmiyet değildir… Eksende menfaat, maslahat hesapları da yoktur… Dostluğun olmazsa olmazı, imandır… Allah rızası aradan kayıp gittiğinde her şey tersyüz oluyor… Bu gün dostluklar neden kalıcı değil? İnsanlar kalabalıklar içerisinde yalnız, çaresiz, kimsesiz… Sesler içinde sağır… Renkler içinde kör… Kendisi ile görebileceği, duyabileceği, hissedebileceği yürekler arıyor… Bu kaygan seküler zeminde dost bulmak, dost kalmak günbe gün zorlaşıyor… Çünkü toplumsal virüsler bünyeyi sardı. İnsanlar bireyselleşiyor, bencilleşiyor, dünyevileşiyor, cimrileşiyor… Liberal rüzgarlar kişilikleri parçalıyor… İlkesiz, ölçüsüz özgürlük alanları toplumsal dokuyu bozuyor… Artık dostluklar birer fantezi… Yüzler maskeli… Güzensiz, doyumsuz, dayanıksız ruhlar dağınık… Bu insanların önce Rableri ile barışmaları lazım… Fıtratları ile buluşmaları gerekiyor… Yalansız bir dünya, riyasız bir yaşam insanlığın ortak ihtiyacı… Bu gün toplumsal hayat sosyal bir mezarlığa dönmüş durumda… Yorgun-argın işten eve kendilerini atan yığınlar televizyonların karşısında yığılıp kalıyorlar… İnsani temastan, sıcak dostluktan, duyarlılık ve duygudan uzaklaştıkça uzaklaşıyorlar… Modernizm, teknoloji belki bize çok şey kazandırdı fakat bir o kadarda aldıkları var… Dostlarımızı çaldı… Dünya öncelendikçe, dostluk ucuzladı… Rekabet dünyası, rant kavgası, riya virüsü ruhları kemiriyor… İnsanlar birbirini rakip görme marazından kurtulup refik olamıyorlar… Toplum politize oldukça, popülizme kaydıkça dostluk yitimi ivme kazanıyor… Bu toplumsal tabloyu acı ve hüzünle izleyen her insaf ehli, şunun altını çiziyor: Şimdi dostlukları ayağa kaldırma vaktidir… Bizim için, hayat dost kazanma sanatıdır… Dostsuzluk, insanın en hazin gurbetidir… ‘‘Dostluk öldü mü?’’ diye soranlara… ‘‘Hayır’’ demeliyiz… Çünkü; ‘‘biz varız ya!’’ Ramazan KAYAN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
Son Yazılarım
- ancak bu kadar guzel anlatilir.-)
- VİCDAN
- İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek...
- ŞEHİD GAZZE
- FİLİSTİN VE İSRA SURESİ
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- tevhidmucadelesi
- rahmetli645
- bennur76
- dolunayayazi
- sehadetedavet
- sevgipinari01
- surgunsehrim
- yaraliserce
- Seyma .
- eyinsan
- salat20
- tesetturluyum
- saklanangercekler
- bilginerdogan